Bismillah: Üç Kök, Üç Hareket

Gürültülü ruhlar için, sessiz bir alan.

Bismillah: Üç Kök, Üç Hareket

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Bismillahi r-rahmani r-rahim
“Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.”

Kuran’ı ilk defa okumaya başladım. 

Baktığımızda başlangıç cümlesi aslında göründüğünden çok daha fazlası.

Kazmaya başladığınızda kelimelerin altından sadece anlam çıkmaz. Hareket çıkar. İşte bu yazı da benim kazımın notları.

Her kök bir tanımdan ziyade, bir eğilim.

Birinci Kök: B-S-M

İsim gerçekte nedir?

Arapça ism kelimesi için iki farklı etimolojik gelenek var.

Birinci gelenek onu s-m-w köküne bağlıyor: yükselmek, belirginleşmek, arka plandan sıyrılıp görünür olmak.

İkinci gelenek w-s-m köküne gidiyor: iz, işaret, bir varlığın bıraktığı damga.

İkisi farklı gibi görünse de benim için çelişmiyor ve birlikte ele alınabilir.

İsim bir şeyin kendini dünyaya açma hareketidir. Bir etiket değil. Bir çıkış noktası.

Burada kritik olan şey şu: Baktığımız iki kök de statik bir anlamı değil bir geçişi tarif ediyor.

Yani isim sabit bir kategori değil, bir şeyin görünür hale gelme eşiği.

İslam geleneğine dönüp baktığımızda bu daha da derinleşiyor.

Ibn Arabi, ism / musamma ayrımını işliyor: isim ile isimlendirilen arasındaki gerilim.

Allah’ın isimleri O’nu tanımlar mı,
yoksa O’nun fiillerini mi gösterir?

Bu soru hala açık, ve açık kalması önemli.

Bu gerilimi biraz daha zorlayınca ortaya şu çıkıyor:
İsim ne tamamen özdür, ne de sadece etkidir.

Daha çok bir “temas yüzeyi”.

Vedanta’da da benzer bir yapı var.

Nāmarūpa:
Nāma: İsim
Rūpa: Form

Varoluşun ilk adımı.

Māyā’nın ilk hareketi: isimlendirme.

Var olan şey, isimlendiğinde bilinebilir hale gelir.

Bismillah’ın ilk kelimesi bu kapıyı açıyor.

Bism dediğinde sadece “adıyla” demiyorsun.
Kendini açma biçimiyle diyorsun.

İkinci Kök: A-L-H

Yönelinen şey

Allah kelimesinin kökü tartışmalı da olsa, en güçlü etimolojik hat W-L-H: şaşkınlık, hayranlık, yönelme.

Bir nesneye değil, bir çekim merkezine işaret ediyor.

Yani Allah, etimolojik olarak: yönelinen, karşısında hayrete düşülen.

Tanımlanmış bir varlık değil, bir referans noktası. Burada nesneden alana, tanımdan yönelime ince bir kayma oluyor.

Kelam geleneği bunu “Zat” kavramıyla sürdürüyor. Zat bilinemez, sadece isimler üzerinden temas edilebilir.

Bu noktada isim meselesi geri dönüyor: isimler Zat’ı anlatmaz ama ona yaklaşma yolları açar.

Vedanta’da da Nirguna Brahman tanımlanamaz.

Upaniṣad’larda şöyle geçer:
Neti, neti: Bu da değil, bu da değil.

Tanımlamak değil, tanımlamanın sınırını görmek.

Allah burada bir etiket değil, kavranamayan ama yönelinebilen şeyin adı.

Üçüncü Kök: R-H-M

Kırılma noktası

Bu kök her şeyin değiştiği nokta.

R-h-m: rahim: içinde taşıyan, besleyen, doğuran.

Ama sadece bu değil. Aynı zamanda ısı, yumuşama, içten gelen erime.

Merhamet psikolojik bir duygu olmaktan çıkıyor ve ontolojik bir eğilime dönüşüyor. Yani gerçekliğin kendisi sertleşmek yerine yumuşamaya eğilimli gibi okunabilir. Merhamet bir ahlak kategorisi değil sadece. Varlığın iç dinamiği.

Rahman ve Rahim — alan ve hareket

İki isim aynı kökten geliyor ama farklı çalışıyor.

Rahman: Her şeyi kapsayan, koşulsuz, ayrım gözetmeyen.

Varoluşun kendisi gibi işleyen bir alan. Zaten orada. Seçim gerektirmiyor.

Rahim: Daha kişisel, içeriden dokunan, yönlendiren.

Alanın içindeki hareket.

Bu ayrımı sadece teolojik değil, fenomenolojik olarak da okumak mümkün:

Rahman = Taşıyan zemin

Rahim = O zeminde hissedilen yönelim

Yoga felsefesiyle haşır neşir biri olarak zihnimde otomatik bir bağlantı oluştu:

Vedanta’da garbha kavramı var: kozmik rahim. Her şeyin içinden çıktığı ama dışına çıkılamayan alan.

Rahman tam burada duruyor gibi: Önceden var olan, koşulsuz, içinde tutan.

Bu birebir aynı şey değil. Ama aynı resmin farklı açılardan çekilmiş fotoğrafları gibi.

Üç Hareket, Bir Cümle

Bu üç kökü yan yana koyduğumuzda farklı okunuyor:

Tek bir cümlede kodlanmış üç hareket.

Bism: görünürlük, açılma
Allah: yönelim, referans
Rahman-Rahim: alan ve işleyiş

Bu noktada cümle bir ifade olmaktan çıkarak yapısal bir model haline geliyor.

Bu durumda ayet şöyle okunabilir (benim yorumum): 

Gerçekliğin özünü ifade eden titreşim üzerinden, her şeyi kapsayan ve içerden yönlendiren alanla hizalanarak… 

Yani bir cümle değil, bir ayar.

Ses Meselesi

Brahman ve Rahman.

Benzer duyuluyor.

Dilbilimsel bir ilişkileri yok. Proto-Hint-Avrupa ve Proto-Sami dil aileleri ayrı kollar.

Ama şu soru kalıyor:
Nazal sesler: m, n, r
Neden bu kadar çok kutsal kelimede tekrar ediyor?

Çünkü bu sesler, rezonant, uzatılabilir ve bedenin içinde titreşiyor.

Mantra da, zikir de bu titreşimi kullanıyor.

Burada daha dikkatli bir formül kurmak gerek: Kelimeler birbirinden türemiş olmayabilir ama benzer bilinç durumları, benzer ses kalıplarını üretmiş olabilir.

Farklı gelenekler, bilmeden bile olsa, insan bilincini dönüştüren belirli ses ve anlam kalıplarını keşfetmiş olabilir. Ve bazıları doğal olarak birbirine benziyor olabilir.

Davranış mı, Algı mı?

Bismillah diyerek bir şey yapmak, davranışı mı değiştiriyor, yoksa algıyı mı?

Mantra geleneği bu soruya doğrudan bir cevap verir: ikisi de doğru, ama mekanizmayı anlamak için daha derine inmek gerekiyor.

Yoga’ya göre zihin sabit bir varlık değil, izlenimlerden ve alışıldık düşünce kalıplarından oluşan bir alan. Bunlara vṛtti deniyor. Ve bu vṛttiler daha eski izlerden doğuyor. Saṃskāralardan yani deneyimlerin bilinçdışında bıraktığı tortulardan. Çoğu zaman farkında bile olmadan algımızı ve tepkilerimizi şekillendiren bu kalıplar, görünmez kaldıkları sürece bizi yönetmeye devam ediyorlar.

Mantra burada devreye giriyor. Mantra mekanik bir tekrar değil, benlik enstrümanını ince bir biçimde akort etmek aslında ve üç yoldan çalışıyor: niyet, tekrar ve teslimiyet. Yani mantra söylenirken yalnızca ses değil, o sese eşlik eden zihinsel ve duygusal yönelim de çalışıyor. Mantra, eski kalıplarla savaşmak için değil, yeni ve daha uyumlu kalıplar oluşturmak için kullanılıyor. 

Bismillah da tam bu mekanizmayla işliyor olabilir.

Her tekrarda yalnızca bir cümle söylenmez. O cümlenin taşıdığı anlam, niyet ve yönelim de aktive edilir. Zamanla bu aktivasyon alışkanlığa, alışkanlık algıya, algı davranışa dönüşür. Ama bu dönüşüm dışarıdan içeriye değil, tam tersi yönde ilerliyor: önce ses, sonra beden, sonra zihin, sonra eylem.

William James’in dini deneyim için söylediği şey bununla örtüşüyor: önce bedensel, sonra zihinsel, sonra ontolojik çalışıyor.

Ama Molla Sadra burada itiraz ediyor: bu sadece psikolojik bir etki değildir, gerçeklikle fiili bir hizalanmadır.

İkisi çelişmiyor aslında. Mantra, kişisel bilinçdışıyla kolektif bilinç alanı arasında bir köprü görevi görüyor. Psikolojik mekanizma gerçek, ama Molla Sadra’nın işaret ettiği şey, o mekanizmanın nereye açıldığı. Bir şeyin nasıl çalıştığını anlatmak, ne olduğunu açıklamaz.

Belki de “algı mı, davranış mı?” sorusu yanlış. Belki ikisi de doğru. Belki de ayrımın kendisi yapay…

Mantra kaçış değil, dönüş disiplinidir. Anda olana dönüş, kalıplara temas, ve oradan özgürlüğe açılma.

Bismillah da böyle okunabilir: bir başlangıç ritüeli değil, her defasında yeniden kurulan bir hizalanma.

Kapanış

Bu yazdıklarım bir yorum ağı.

Ne kesin doğru, ne tamamen uydurma.

Farklı sistemler aynı noktalara dokunuyor ve bu bana bir şey söylüyor. Sadece henüz ne anlattığını bilmiyorum.

Kelimelerin fosil kaydını incelemek, bir dilin o kelimeyle ne söylediğinden çok ne hissettiğini anlamak ve o toplumun hangi deneyimi oraya kazıdığını görebilmek için harika bir araç.

Spread the love

 

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir